Olaylar ya da insanlar, beklediği gibi çıkmadığı zamanlardaki şaşkın görünüşünü de seviyordu. Özellikle, sevilmeyi seviyordu, o da hep üstüne titremişti. Kendisi için var olduğunu öyle sık duyuruyordu ki Marcel gerçekten var ediyordu onu. Hayır, yalnız değildi…

 

“Sabah usuldan usuldan, akşam ağırdan ağırdan,” dedi Marcel gülerek.

 

Konuşuyordu, ama hiçbir ses çıkmıyordu ağzından. Konuşuyordu, ama kendisi bile zor işitiyordu.

 

Aşk, kindar da olsa, böyle asık suratlı olmazdı. Ama hangisiydi ki onun yüzü? Karanlıkta, birbirlerini görmeden, el yordamıyla sevişirlerdi. Karanlıkların aşkından başka bir aşk yok mudur, gün ortasında haykıracak bir aşk? Bilmiyordu, ama Marcel’in kendisine gereksinimi olduğunu, kendisinin de bu gereksinime gereksinimi bulunduğunu biliyordu, …

“Çorba, çorba! Kafamın içini düzene sokmalıyım. Onlar dilimi keseli beri, neyin nesiyse bir başka dildir işleyip duruyor kafatasımın içinde, bir şey ya da biri konuşuyor, birden susuyor, sonra her şey yeniden başlıyor, of! Çok fazla şey işitiyorum, oysa kendim söylemiyorum bunları, çorba ki çorba! Sonra, ağzımı açacak oldum mu yerinden oynatılan çakıl taşlarının sesi gibi sesler çıkıyor. Düzen, bir düzen, diyor dil, aynı zamanda başka şeyden de konuşuyor, evet, her zaman düzen istedim ben.

 

Şöyle düşünüyordum o zaman: “Vursunlar bana, suratıma da tükürsünler,” ama, doğrusu ya, gülmeleri de aynı şeydi, insanı yaralayan dişleri, sivri sivri uçları vardı, aşağılama ve acı tatlıydı!

 

… ölüm de serindir ve gölgesinde hiçbir tanrı barınmaz.

 

… doğru kişiler yoktur, amansız gerçeğin hüküm sürmesini sağlayan kötü efendiler vardır yalnızca.

 

… iğnelerden ve bıçaklardan oluşmuş bir tekerlek dönüyordu içimde.

 

Fernande’ın öğle yemeğini koyduğu azık çantasını dirseğiyle böğrüne doğru yolluyordu. O zaman, acı acı, çantanın içeriğini düşünüyordu. İki dilim köy ekmeğinin arasında, sevdiği İspanyol usulü omlet ya da yağda kızarmış biftek yerine yalnızca peynir vardı.

 

Kırk yaşında, daha azraillik sayılmaz insan, hayır, ama buna hazırlanır uzaktan uzağa, biraz önceleyerek. Kentin öbür ucuna, fıçı atölyesine giden yol boyunca, artık çoktandır denize bakmaması da bundan değil miydi?

 

… neyi beklediğini pek bilmeden, usul usul beklemekten başka yapacağı yoktu.

 

Meslek değiştirmek bir şey değil, ama bildiğinden, kendi ustalığından vazgeçmek de kolay değil.

 

Yalnız kendini düşünüyordu, çünkü yalnız kendini tanıyordu, …

 

… öfke ve güçsüzlük kimi zaman öyle can yakardı ki, insan bağıramazdı bile.

 

Çocuğun bilincinin uğradığı sarsıntının etkileri ne kadar az belirginse, onlar da o kadar çok kaygılanıyorlardı: görünmez çöküntülerin en derin çöküntüler olması gerekirdi.

 

“Artık bir insanın kötü ya da çirkin olduğunu değil, kötü ya da çirkin olmak istediğini söylemek gerek,” diye kesinliyordu Louise.

 

Perdelere gelince, yalnız yatak odasına perde koyup öteki pencereleri çıplak bırakmayı yeterli bulan Louise’e hak veriyordu. “Gizleyecek hiçbir şeyimiz,” diyordu bu arı yürekli.

 

… ondan yoğun çalışmayla kurtulabilindiğine göre, sıkıntı iyi bir şeydi.

 

Ama yaşam kısa, zaman hızlıydı, onun gücünün de sınırları vardı.