Çalışma odamın penceresinden dışarıyı seyrediyorum. Karşıki yamaçta ateş yanıyor. Hemen not defterime şunu yazıyorum: “Bu ateş, sobanın içinde olsaydı dikkatimi çekmezdi. Demek ki dünya, görünmek üzerine kuruludur. Ve ancak, görünen şeyler hayret uyandırır…”

 

Görünmek, bir anlamda emeğimizin karşılığını almaktır.

 

Önemli olan, bir insanı ya da bir şeyi tanımak değil, bilmektir, diye düşünüyorum. Ve bu düşüncemden yola çıkarak, tanınan değil, bilinen biri olmak istiyorum.

 

Tanımak gözle, bilmek ise kalple ilgilidir. Göz unutur, kalp unutmaz. Bunu edebiyata uyarlarsak; bilinmek içerikle, tanınmak görüntüyle…

Tanınmış biri, ekrana çıkmazsa, gazeteye yansımazsa, biz onu unuturuz. Fakat bilinen biri, yıllar yılı kimseye görünmese bile, yine de unutulmaz. Dolayısıyla, tanınmak,  kalabalığa hitap etmektir; bilinmek ise insana…

Ben kadına, erkeğin bir yarısı olarak bakıyorum. Ya da tam tersi: Erkek, kadının bir yarısıdır.

 

Bir kağıt para düşünün. Parayı ortadan ikiye böldüğünüz zaman, bu parçalar, ayrı ayrı geçmezler. Parçaların geçebilmesi, işe yarayabilmesi için, birleştirilmesi gerekir. Adına “evlilik” dediğimiz şey, işte bu iki parçayı birleştirmektedir.

 

Artık gençler, birbirlerini güzel değil, çekici buluyor ya da bulmuyorlar…

 

Evet, ilk bakışta ya da ilk anda, doğrular değil, yanlışlar, kırılan potlar, yapılan gaflar dikkat çeker, akılda kalır. Ama zamanla, iyiliğin kötülüğün üstünü örtmesi gibi, doğrular da yanlışların üstünü örter.

 

Çünkü doğrular, tıpkı iyilik gibi, sessiz sedasız ve derinden ilerler…

 

Yaptığı iyiliğin karşılığını görmek isteyenler, bilsinler ki, iyiliği gösteren ekran her zaman karıncalıdır. Ve bu ekranın, onu düzeltebileceğimiz bir anteni ya da düğmesi yoktur.

 

Bir insandan iyilik görmek, bizim iyi bir insan olduğumuzu gösterir.

 

Ayrıca bazen, iyilik adı altında yaptığımız şey de, karşı taraf için kötülük olabiliyor. Onun iyiliğini isterken, istemeden de olsa, ona zarar verebiliyor, kötülük edebiliyoruz. Sevgi bile, bazen yararlı olmayabiliyor.

 

Seni yok sayamam, hafife alırım ama…

 

Kendimi bildim bileli, “çok çalışmak üretimi düşürür” diyenlerdenim.

 

Demek ki çok çalışmak, sadece üretimi düşürmüyor, bağlılığı ve ömrü de azaltıyor…

 

Yine, hiç tatil yapmadan habire çalışanlar, bir müddet sonra, sağlıklı düşünme yeteneklerini kaybetmeye, sürekli yanlış karar vermeye başlıyorlar.

 

Çünkü, bir işin zahmetini çekmeyen kişi, onun değerini bilemez. Bir şeye kolay ulaşan, onu kolay elden çıkarır. “Nasıl olsa zahmet çekmemiştim” der.

 

Kazandığımızı ya da kaybettiğimizi anlamak için, sadece skor tabelasına bakmamalıyız. Skor tabelası, dünyaya ait bir şeydir.

 

Derler ki, “Kötü hava diye bir şey yoktur. Sadece, giyinmeyi bilmeyenler vardır…”

Derim ki, “Körlük diye bir şey yoktur. Sadece görmeyi bilmeyenler vardır.”

 

Şehirde ruh vardır, gelenek ve kök vardır. Kentte ise sonradan görmelik, ukalalık, kendini beğenmişlik ve sıkıcılık vardır.

 

Her iki tarafın içinde bulunduğu şartları özetledikten sonra, şehirliyle köylüyü yan yana koyalım: Biri az okumuş, biri çok. Biri köyünden bile doğru dürüst dışarı çıkmamış, diğerinin bir uzaya gitmediği kalmış. Biri teknolojinin ne olduğunu bilmiyor, diğeri ekmeğini bile makineye kızarttırıyor. Biri ancak ölürken doktor yüzü görüyor, diğeri doktordan çıkmıyor… Uzayıp giden bu örnekler sonrası, köylünün mutsuz, isyankar; şehirlinin ise mutlu ve inançlı olması gerekiyor. Oysa tam tersi…

 

Çünkü bağırmak, güçsüzlük belirtisidir. Sakin olmak ise emin olmaktır…

 

Büyükşehirler, bizleri hızla kirletiyor. İnsani tarafımız köreliyor ve korkunç bir hızla makineleşiyoruz.

 

… oldukça hızlı yaşadığımız için, görmemiz gereken birçok şeyi görmüyor, göremiyoruz.

 

Ayda bir kere, kendimi gezmeye götürüyorum. Bu geziler, hem şiirimi besliyor, hem de ruhumu dinlendiriyor. Böylece, bir günlüğüne de olsa, adına “gündem” denilen virüsten kurtulmuş, kendi özel gündemimi oluşturmuş oluyorum.

 

… bir toplu iğneye bile her bakışımda, onda yeni şeyler bulabilirim.

 

Gençliğimde, “Martıya kuş demeyin, ağaca konmaz onlar” diye yazmıştım. Aynı şeyleri camii önü güvercinleri için de söylüyorum. Onlar kuş falan değil. Kuş dediğin, kimsenin eline bakmaz, gider, çalışır, kazanır.

 

“Hazır ayaktayken meyve ver bana / Böyle diyorum gördüğüm her ağaca…”

 

Dikkat ederseniz, hava ve su, aşağıya indikçe, insana yaklaştıkça, insan içine karıştıkça kirleniyor. Kaynağından mis gibi çıkan su, denize dökülene kadar zift gibi oluyor. Sadece hava ve su değil, insan da böyledir. Aşağıya indikçe, yani şehirlere doluştukça, hızla kirleniyor; pırıl pırıl olan gözleri fırıl fırıl oluyor, kafası hesap makinesine, kalbi buzdolabına dönüşüyor; velhasıl denize dökülen su ile aynı akibeti paylaşıyor.

 

Bindiğim halk otobüsünden dışarıyı seyrederken, “biz gidiyoruz dünya / sen çok yaşa emi” dizeleri, tatlı bir tebessüm olup dudaklarıma konuyor. Böyle iyiyim.

 

Serçeler, kargalar ve güvercinler, hep birlikte geçim telaşına düşmüşler. Böyle bir şey mümkün olsa da, ellerine iki kuruş sıkıştırsam…

 

Belli belirsiz şeyleri her zaman sevmişimdir. Fikir hariç…

 

Evet, çiçeğin dükkanlarda değil, açıkta satılanını seviyorum ben. Çünkü dükkanlar ve vitrinler, çiçeğe bir resmiyet kazandırıyor. Oysa çiçek, resmiyetten hiç hoşlanmaz.

 

En çok, bir çingenenin başka bir çingeneye çiçek verirkenki halini, mimiklerini merak ediyorum. Hiç görmedim. Herhalde bu, köylülerin pikniğe gitmesi kadar komik olurdu.

 

“Deli sizsiniz, böyle bir çağda / Akıllı kaldığınız için…”

 

“her şeyin annesi sensin, fırından gelen koku”

 

Çünkü ekmek, benim gözümde en güzel, en şafkatli abladır.

 

Belki patronları kızdıracağım ama, şunu söylemek zorundayım: Bir insanın kendine vakit ayırabilmesi için, o vakti, dinlenme saatlerinden değil, iş saatlerinden koparması gerekir.

 

Peki nasıl oluyor da, az çalışmama rağmen, çalışkan biri olarak adlandırılıyorum. Galiba bunun sırrı, şunu keşfetmem de; Çok çalışmak, üretimi düşürür!