Sonra saf, masum sordu:
-Allah hiç gülmez mi?

 

Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.

 

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.

 

Trifon toprağı sevmez, ona hürmet ederdi. Çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerde yaşıyorlardı.

 

-Kız gene mi çantamı karıştırdın?
-Kitabınızın resimlerine baktımdı küçük bey!
-Ne diye bakıyorsun?
-Hoşuma gidiyor.
Ona şu aşağıya yazacağım cümleyi bir gün, yukarıki hoşuma gidiyor cevabını aldıktan sonra söylemek istemiştim. Unutmadım, aşağı yukarı şöyleydi: “Kız sen de benim hoşuma gidiyorsun. Hem de her gün yiyip sana vermediğim, çok sevdiğim şamfıstıklarından daha çok. Ama ben, hoşuma gidiyor diye, seni kabuklarından sıyırıp şamfıstığı gibi yeşil ve tatlı içini yiyor muyum?..”
-Kız!
-Ne var küçük bey?
-Hiç…

 

Yalnız yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. Seven insandaysa fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş.

 

Haftada bir gün gelirdi. Saat ikide kalkar giderdi. O gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.

 

Onu “zeka” denilen şeyi sever gibi sevmiştim.

 

Bu kadın çirkin ve güzel değildi. Bu kadın yaşar veya ölü değildi.

 

Uzakta köyler, ışıklar, zenginsiz, fakirsiz bir kış. Zenginsiz fakirsiz şehirler, kasabalar, köyler. Kumral günler, kumral geceler.

 

Bulunduğum şehirde ılık,  tenha, yalnız mesut üç beş dost için açılmış hissini veren kahveler vardır.

 

Bir küçük sokağın başında yapayalnız geçen birinin arkasından onu yıllardır seviyormuş gibi garip bir üzüntüyle uzun zaman baktım.

 

Çirkinlik, güzellik, fakirlik, zenginlik, terbiyelilik, terbiyesizlik bu kadında.

 

Ah dostlarım! Bu kadın melek… ifrit.. Her şeydir…

 

Hiçbir doktor, hiçbir alim onu iyi edemez. Ancak kendi kendisi buna kadirdir.

 

O yalnız yüzünü değil, içini boyayan bir kadındı.

 

Toprak, yaz yağmurundan daha bol yağan kadın gözyaşına her nedense her zaman hasrettir. Ve derler ki kadınlar ne kadar çok ağlarsa erkekler o kadar mesutturlar.

 

Beni alıp götüren, beni alıp getiren mahluku doya doya sevdim.

 

Ben o kıza:
-Ben varım ya! diyordum.
-Ah, diyordu, sen çirkinsin.

 

Evladım, yegane saadet Allah’tır.