Ben aşık olmanın güzel bir şey olduğunu düşünmüştüm hep.

 

Mazeretler, mazeretler! Ahlaken zayıf olanların her zaman bir mazareti vardır zaten.

 

Daha önce hiç böyle bir ağlama duymadılar. Bu şekilde ağlayan birinin haksız olamayacağını kaygıyla seziyorlar.

 

Artık her şeyi biliyorlar. Kendilerine yalan söylendiğini, bütün insanların kötü olduğunu ve alçaklık edebileceğini biliyorlar.

Şimdi içinde büyümekte oldukları yaşamdan korkuyorlar, içinden geçmek zorunda oldukları karanlık bir orman gibi kasvetli ve tehditkar karşılarına dikilen yaşamdan korkuyorlar.

 

Gerçi anılara inanmam ben. Yaşanmış, bizi terk edip gittiği o anın içinde yaşanmış, bitmiştir.

 

Birbirlerine karşı o kadar sevecendiler ki karıkoca olduklarına bugün bile inanmıyorum.

 

Ah! Elbette, tuhaf tabii. Ama bir yandan da değil. Bana inanınız ki, bu yaşlardaki genç kızlar için okudukları şiirlerin iyi mi kötü mü, sahici mi yoksa uyduruk mu olduğunun hiç önemi yoktur. Dizeler onlar için susuzluklarını dindiren kadehlerdir, içindeki şaraba dikkat etmezler, çünkü daha içmeden sarhoşturlar.

 

Biriyle konuşmaya, bu doluluğunu biraz azaltmaya susadığı görülüyordu,

 

Macera hayalleri kurduğu kesindi, bir genç kızın maviliğin içinde amaçsızca süzülen beyaz, uçarı bulutlara benzeyen hayallerini ve sonra akşamları bulutlar gibi daha sıcak renklere bürünen, önce pembe, ardından yakıcı bir kızıllıkla ışıyan o hayalleri ki bilebilirdi ki?

 

Bazı kızların utangaçlıkları o kadar derindir ki, onlarla en uç şeylere cesaret edebilirsiniz; çaresizdirler ve birisine anlatmaktansa en kötü şeylere bile katlanmayı yeğlerler.

 

Kendileri ne kadar özel olduklarını düşünseler de genç kızlar her zaman ilginç olmaktan uzaktırlar, çünkü hepsi de olumsuz, bu yüzden de benzer deneyimlere sahiptirler.

 

… bir sırrımızı birbirimize açacağımızda aynı şeyi söylemez miydik? “Bunu sadece sen anlayabilirsin.”

 

Oysa benim kendi başıma kalmaktan başka bir isteğim yoktu,  iki hafta boyunca kitap okumak, yürüyüşe çıkmak, hayal kurmak, rahatsız edilmeden uzun uzun okumak, iki hafta boyunca telefonsuz ve radyosuz yaşamak, konuşmak zorunda olmamak, bir anlamda rahatsız edilmeden kendim olmak istiyordum. Bilincine varmasam da, yıllardır özlemini çektiğim tek şey tam bir sessizlik ve dinlenmeymiş aslında.

 

Bu duygu sana da yabancı değildir eminim, trenle geçerken veya bir doğa yürüyüşünde uzakta bir ev görürsün ve birden,  niçin burada yaşamıyorum ki, diye düşünürsün. Burada mutlu olabilirdim. Zaman zaman her insanın bu düşünceye kapıldığına ve bir kez uzun süre bir evden gözlerini ayıramadığında, bu imgenin her çizgisiyle zihnine nakşolduğuna inanıyorum.

 

İnsanın olmayacak şeyler hayal ederken girdiği o yarı bilinçsiz düşsel alemde, sadece bir günlüğüne olsun oraya gitsem, diye aklımdan geçirdim. Şimdi artık neredeyse yitip gitmiş bu eski düşü yerine getirmenin tam zamanı değil miydi? Dağlardaki o rengarenk ev; toplumsal dünyanın bütün o yorucu konforunun, telefonun, radyonun, konukların ve formalitelerin bulunmadığı o kır evi aşırı yıpranmış sinirlerimi gevşetmek için en uygun yer değil miydi? Bu anıyı tekrar canlandırmakla bile dağların keskin baharlı kokusunu ve otlayan hayvanların uzaklardan gelen  çıngırak seslerini duyar gibi olmuştum. Bunları hatırlamakla bile cesaretim tazelenmiş, iyileşmeye başlamıştım. Bu, aklımıza hiç nedensiz düştüğünü sandığımız, ama uzun süredir bastırılmış, derinlerde bekleyen isteklerin kendini göstermesinden başka bir şey olmayan fikirlerden biriydi.

 

… acelesiz bir yolculukla…

 

İnsan kalbi öylesine acayip ki, bir zamanlar tüm aklıma egemen olan ve tüm ruhumu dolduran bu insanı onca yıl boyunca bir kez olsun aklıma getirmemiştim. Ona ne olduğunu hiç merak etmeden ölmüş olabilirdim veya o ölmüş olabilirdi ve benim haberim bile olmazdı.

 

… ne kadar etkilendiğini belli etmemek için kendini zorladığının farkındaydım; iki üç kez büyük kirli mendilini cebinden çıkartıp burnunu silmek için arkasını döndü, ama aslında yaptığı, buruşuk yanaklarına süzülen gözyaşlarını çabucak silmekti.

 

 

İnsana mutluluk kadar sağlık katan bir şey yoktur ve en büyük mutluluk da bir başka insanı mutlu etmektir.

 

Gözümü nereye çevirsem kendi içimdeki beklentinin aynısını görüyordum, …

 

Her şey canımı yakıyordu, bütün seslerin dikenleri vardı, bütün nesneler ateş almış gibiydi ve gözüme ilişen her şey tutuşuyordu sanki.

 

Gökyüzüyle yeryüzü arasında korkunç sessiz bir kavga vardı.

 

Otel müşterileri küçük masaları çoktan doldurmuşlardı. Alçak sesle sohbet ediyorlardı, fakat bu bile bana fazla geldi. Gergin sinirlerimi uyaran her şey azap veriyordu. Dudaklar hafifçe birbirine değerken çıkan şapırtı, çatal bıçak sesleri, tabakların şıngırtısı, her bir devinim, her bir soluk, her bir bakış beni geriyordu. Hepsi içime işleyip canımı yakıyordu.

 

Bütün bu insanların hepsime elimde olmadan tek tek baktım ve öyle huzur içinde oturduklarını, ben yanıp tutuşurken onların rahatça yiyip içtiklerini görünce hepsinden nefret ettim.

 

İncecik kırılgan parmakları huzursuzca çatal bıçakla oynuyor, fakat hiçbir ses çıkarmıyordu, etrafına yaydığı bu sessizlik bana iyi geldi.

 

Hiçbir şey görmeyip doğayı ve etrafımı sarab canlılığı daha iyi hissedebilmek için gözlerimi yumdum sadece.

 

Gece ve o bakış, kadın ve doğa, bunlar birdi, bütündü ve içlerinde yitip gitmek çok hoştu.

 

… ona ne kadar yakından bakarsam benden bir o kadar uzaklaşıyor, gizemlere gömüüyordu.