Kendi bakışlarındaki güvensizliği görme korkusuyla aynaya bakmaya cesaret edemiyordu, ama üstünde başında yaşadığı tutkulu saatleri ele veren bir iz kalmış mı diye bakması gerekiyordu.

 

…oysa maceranın gerçek bedeli tehlikeye atılabilmektir.

 

Bütün alanlar doldurulmuş, Irene kendi evinin bünyesinde yabancı bir cisim gibi olmuştu.

 

İnsanlara ihtiyacı vardı, birkaç saat olsun kendinden ve korkunun o öldürücü yalnızlığından uzaklaşıp dinlenmeye ihtiyacı vardı.

 

Bakışını bu kadar keskin, sert, soğuk ve can yakıcı yapan, bir şey biliyor olması mıydı, yoksa öğrenmeye çalışması mıydı? Irene söyleyecek bir şeyler bulmak için çırpınırken aklına birden çoktandır unutmuş olduğu bir anısı geldi. Kocası bir zamanlar, avukat olarak karşı karşıya geldiği bir sorgu hakiminden söz etmiş, bu adamın bütün marifetinin, bütün sorgu boyunca miyop gözleriyle önündeki belgeleri inceler görünmek ve tam can alıcı noktada bir soru sorarken bakışlarını yıldırım gibi kaldırıp, bir hançer gibi sanığın gözlerine saplamak olduğunu söylemişti. Bir şimşek keskinliğiyle parlayan bu yoğun dikkat karşısında sanık soğukkanlılığını kaybediyor ve özenle kurduğu yalanını sürdüremez oluyormuş. Acaba kocası şimdi bu tehlikeli oyunu oynuyor da kurban kendisi mi oluyordu?

 

Kendi geçmişine bir uçuruma bakar gibi bakıyordu. Sekiz yıllık evliliğinde, mutluluğunun fazla sıradan olduğuna hükmederek kocasına yakınlaşmaya çalışmamış, ona ve kendi çocuklarına yabancı kalmıştı. Çocuklarıyla arasına her zaman maaşlı insanlar, onu irili ufaklı bütün yüklerinden kurtaran mürebbiye ve hizmetçiler girmişti, -şimdi çocuklarının hayatlarına daha yakından bakmaya başladığından beri- bu yüklerin erkeklerin istekli bakışlarından daha cezp edici ve bir kucaklaşmadan daha rahatlatıcı olduğunu görüyordu.

 

Birkaç günlük huzur, geçici bir mutluluk satın alacak parayı bulmak için kendisi de olmayacak işlere kalkışmaz mıydı?

 

Şimdi her şeyin sonuna yaklaştığı sırada ilk kez bir başlangıç hissediyordu.

 

Zamanın çoktan sildiği bir hata için cezalandırılabilir miydi insan?

 

Satın aldığı sadece zamandı, bir soluklanmaydı, iki üç günlük, belki bir haftalık bir molaydı, eziyet ve gerilim yüklü, korkunç değersiz bir zaman.

 

Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.

 

…çünkü itiraf etmemek, itiraf edip de ceza almaktan daha büyük bir azap onlar için. Aslına bakarsan hala anlayamadığım şey, insanın tehlikesini bilerek bir suçu işledikten sonra itiraf etme cesaretini bulamayışıdır. İtirafı engelleyen bu basit korkuyu her türlü suçtan daha zavallıca buluyorum.

 

“Sence… sence… insanları engelleyen şey, her zaman korku mudur? Acaba… acaba… utanç olamaz mı… herkesin önünde kendini ortaya koymanın… örtüsüz kalmanın utancı… olamaz mı?”

 

“belki de insan… en büyük utancı… kendine en yakın hissettiklerine karşı duyar.”

 

Yarın, ne kadar yakın ve ne kadar sonsuzca uzaktı.

 

…sadece bir yaz daha yaşamak istiyordu, ama öylesine dolu dolu ki, bütün bir yaşamın yerini tutacak kadar.

 

İçinde hala acıyan bir yer vardı, ama iyi şeyler vaat eden bir acıydı bu, tamamen kapanmadan önce kabuk tutarken yanan yaralar gibi sıcak, ama yumuşak bir acı.