Sevdiğiniz biri ortadan kayboluyor ve siz onun başına ne geldiğini hiç bilemiyorsunuz, varın düşünün! İnsan deliye döner! (Sayfa 8)

Canına bile kıyamazdı, çünkü ihanet olurdu bu, beklemeyi reddetmek, sabrını yitirmek anlamına gelirdi.
(Sayfa 9)

Ölüm düşüncesi yanında öteki tüm konular boştu. (Sayfa 14)

… onu bir daha hiç görmemeye karar verdi; hemen ardından, içini rahatlık duygusu kapladı, açıklanamaz bir neşeye boğuldu. (Sayfa 15)

Bu hep böyle oluyor: Onu yeniden gördüğü andan, sevdiği kadın olarak yeniden tanıdığı ana kadar belirli bir yolu kat etmesi gerekiyor. Dağda ilk karşılaştıklarında, neredeyse hemen onunla baş başa kalma şansını yakalamıştı. Bu yüz yüze karşılaşmadan önce, başkalarıyla olduğu zamanki haliyle onunla uzun süre görüşmüş olsaydı, sevdiği kişinin o olduğunu keşfedebilir miydi? Onu, meslektaşlarına, üstlerine, astlarına gösterdiği yüzüyle tanımış olsaydı, o yüz onu heyecanlandırır, büyüler miydi? Bu sorulara verecek bir yanıt bulamıyor. (Sayfa 42)

Her kadın, yaşlanma derecesini, erkeklerin bedenine gösterdikleri ilginin ya da ilgisizliğin derecesiyle ölçer. (Sayfa 43)

Çünkü aşkın bakışı , yalnızlaştıran bir bakıştır. (Sayfa 44)

Özlem mi? Karşısında oturduğuna göre, ona nasıl özlem duyabilirdi ki? İnsan, var olan birinin yokluğundan nasıl acı duyabilir? (Jean-Marc bu soruyu cevaplayabilirdi: İnsan, sevdiği adamın karşısında özlemle yanabilir; onun gelecekte var olmayacağını seziyorsa; sevdiği adamın ölümü, görülmemekle birlikte daha o zamandan varlığını duyuruyorsa.) (Sayfa 47)

Ne var ki duygulara kimse karşı koyamaz, oradadırlar ve her türlü bastırma girişiminden bağımsızdırlar. İnsan, yaptığı bir hareket, söylediği bir söz yüzünden kendine kızabilir, ama yaşadığı bir duygu yüzünden kızamaz, çünkü duygularımız üzerinde hiçbir gücümüz yoktur. (Sayfa 47)

Dostluk artık, elle tutulabilir kanıtlarla ölçülebilen bir şey değil. Savaş alanında yaralanmış dostu arama ya da kılıcını çekip onu haydutlara karşı  koruma fırsatı hiç çıkmıyor. Yaşamlarımızın içinden, büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmadan, buna karşın dostlukları da yaşamadan geçip gidiyoruz.
(Sayfa 54)

İhanet seni kahrediyorsa, suçlanmışsan, günah keçisine dönmüşsen, seni tanıyan kişilerden farklı iki tepki bekleyebilirsin: İçlerinden bazıları, post kapma peşinde koşanlara, katılacak, ötekiler de sana sezdirmeden, hiçbir şey bilmiyormuş, hiçbir şey duymamış gibi davranacaklardır, öyle ki, onlarla görüşmeyi, konuşmayı sürdürebilirsin. Bir şey sezdirmeyen, incelik gösteren o ikinci kategoriye giren insanlar senin dostlarındır. Sözcüğün modern anlamıyla dostlarındır. (Sayfa 55)

Oysa bugün, hepimiz birbirimizin benzeriyiz; işimize karşı gösterdiğimiz ortal ilgisizlik bizi birbirimize bağlıyor. Bu ilgisizlik bir tutku haline geldi. Çağımızın tek büyük, kolektif tutkusu. (Sayfa 86)

Tutkuların yoksa, başarılı olma, tanınma açlığı duymuyorsan, uçurumun kenarında oturuyorsun demektir. (Sayfa 89)

Ona tutuklulardan, kıyıma uğrayanlardan, açlık çekenlerden mi söz ediyorlardı? O insanların mutsuzluklarını kişisel olarak, acılarını paylaşarak duyumsamasının tek bir yolu vardı: Chantal’ı onların yerine koymak. Bir yerdeki iç savaşta, kadınların ırzına geçildiğinden mi söz ediyorlardı? Chantal’ı orada tecavüze uğramış olarak görüyordu. Onu, başkalarına karşı ilgisizlikten kurtaran yalnızca Chantal’dı, başkası değil. İçindeki acıma duygusu ancak onun aracılığıyla uyanabiliyordu. (Sayfa 91)

Bu dünyada doğmuş olmak ister şans, ister şanssızlık olsun, yaşamını burada yaşamanın en iyi yolu, benim şu anda yaptığım gibi, ilerleyip giden neşeli ve gürültücü bir kalabalığa kendini bırakmaktır.
(Sayfa 135)