Şişkoların ayaklarını görememeleri adi bir yalan olsa da bu, benim dik durduğumda ayaklarımın ancak yarısını gördüğüm gerçeğini değiştirmiyordu. Sabunu karnımda dolaştırırken para almadığı sürece hiçbir kadının dönüp bana tekrar bakmaya zahmet etmeyeceğini düşündüm. O an bir kadının dönüp bana tekrar bakmasını özellikle istediğimden değil ama. (Sayfa 13)

Batı Bletchey hattı çoğunlukla gecekondu mahallelerinden geçse bile saksıda yetiştirilen çiçekleriyle küçük arka bahçelerin, kadınların çamaşır astıkları damların ve duvarlardaki kuş kafeslerinin anlık manzarası insana bir tür huzur verir. (Sayfa 25)

Tombik olduğum su götürmez; bedenim üst yarısı sahiden fazlasıyla balıketidir. Ama sanırım daha ilginç olanı, sırf biraz kilolusunuz diye neredeyse herkesin, size tümüyle yabancı birinin bile görünüşünüzle ilgili olarak aşağılayıcı bir yorum içeren bir lakabı size teklifsizce uygun görmesidir. (Sayfa 26)

Fakat kimse şişman bir adamın da duyguları olabileceğini düşünmez. (Sayfa 27)

Kadınlar onlara aşık olduklarını inandıran hiçbir erkeğe şaka gözüyle bakmazlar. (Sayfa 29)

Şişmanım ama içeriden zayıfım. Her taş blokunun içinde bir heykel olmasına benzer şekilde, her şişmanın da içinde zayıf birinin olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? (Sayfa 29)

Ne halt etmeye buraya giriyorum ki? diye kendi kendime söylendim. Böyle yerlerde keyfimi kaçıran bir hava vardır. Her şey şık, ışıltılı, modern; ne yöne bakarsanız bakın aynalar, sırlı ve krom kaplı yüzeyler. Her şey dekorasyona harcanmıştır; yemeğeyse hiçbir şey. Yemekler gerçek bile değildir. (Sayfa 31)

Şu aralar tutturduğumuz yol bu. Her şey şık ve modern görünüşlü; her şey başka bir şeyden yapılma. Her yer selüloit, lastik, krom kaplı çelik, gece boyu yanan ark lambaları; başınızın üstünde cam çatılar, hepsi aynı müziği çalan radyolar; yeşil yok, her yer beton kaplı; kısır meyve ağaçlarının altında otlanan yapma tosbağalar. (Sayfa 33)

Yeni dişler takıldığında kendimi çok daha iyi hissettim. Dişetime ve damağıma gayet güzel oturuyor ve -bunu büyük bir ihtimalle saçma bulacaksınız ama- beni sahiden daha genç hissettiriyorlardı. Bir dükkanın vitrininde kendime gülümsemeye çalıştım. (Sayfa 33)

Geçmiş tuhaf şey. Hep yanınızda taşıyorsunuz. (Sayfa 37)

Derken rasgele bir görüntü, ses veya koku ama özellikle de koku sizi bir anda alıp götürüyor ve o zaman da geçmişi hatırlamakla kalmıyor, içine giriyorsunuz. (Sayfa 37)

Geriye dönüp baktığımda sanki hep yaz. Çevremde boyum kadar otları ve yeryüzünden yükselen sıcağı hissedebiliyorum. Arka yoldaki tozu ve fındık dallarının arasından yeşile çalarak süzülen sıcak ışığı. (Sayfa 47)

Annem öğünler arasında yemeyi “onaylamaz” ve hep aynı cevabı verirdi: “Hadi oradan! Akşam yemeğini berbat etmene izin vermeyeceğim. Senin gözün aç, miden değil.” Yine de, çok nadiren bile olsa, şekerleme yaptığı portakal kabuğundan ince bir parça kesip bana verirdi.

Annemin hamur açmasını izlemekten hoşlanırdım. Birinin iyi bildiği bir işle uğraşmasını, mesela bir kadının -mutfak işlerinden gerçekten anlayan bir kadının- hamur açmasını izlemekte her zaman büyülü bir yan vardır. O sırada, kutsal bir törenin kutlamasını yapan bir rahibe gibi kendine özgü, ağırbaşlı, içine kapanık ve tatminkar bir hali vardır onun.

Yemek yaptığında her hareketi mükemmel derecede kesin ve kendinden emindi. Yumurta çırpıcılarıyla kıyma makineleri ve oklavalar onun ellerinde tam yapmaları gereken şeyi yapardı. Onu yemek yaparken gördüğünüzde ait olduğu dünyanın orası olduğunu, sahiden anladığı şeylerin arasında bulunduğunu bilirdiniz. (Sayfa 57)

Ev işleri için tutulan bir kadın ona göre mutlaka pisliği dolap altına süpürürdü. (Sayfa 59)

Her şeye vakit vardır ama yapmaya değer şeyler hariç. Sahiden önemsediğiniz bir şeyi düşünün. Sonra sadece ona harcadığınız zamanı saat saat toplayın ve hayatınızın ne kadarcık bir bölümünü kapladığını hesaplayın. Sonra bir de tıraş olmak, otobüslerde gidip gelmek, tren istasyonlarında ve kavşaklarda beklemek, edepsiz hikayeler anlatıp dinlemek ve gazete okumak gibi şeyler için harcadığınız zamanı hesap edin. (Sayfa 91)

Okuldan birkaç dönem erken ayrılmaya itirazım yoktu. Bizim okulumuzdaki çocuklara genelde hep aynısı olurdu. Bir oğlan her zaman “mutlaka” ya Reading Üniversitesi’ne gidecek, ya mühendislik okuyacak ya Londra’da “ticarete atılacak” ya da ailesinden ayrılıp denizci olacak iken iki gün sonra her nasılsa okuldan kaybolur, iki hafta sonra da bisikletle sebze dağıtırken görülürdü. (Sayfa 107)

Tanrım! “Savaştan öncesi” hakkında duygusallığa kapılmamak gerektiğini söylemenin  neye faydası var? Bu konuda duygusalım işte. Hatırlıyorsanız siz de öylesinizdir. Geçmişteki belli bir zaman dilimine dönüp baktığımızda oradaki güzel anıları hatırlama eğiliminde olduğumuz doğru. Savaş için bile bu geçerli. Ama o zamanki insanlarda olup da bizim şimdi mahrum kaldığımız bir şeyin de olduğu doğru. (Sayfa 119)

Sonra tabutun üstüne bir parça toprak attılar ve bir anda, insanın annesinin yerin iki metre altında yatmasının ne demek olduğu kafama dank etti, gözlerimin  ve burnumun gerisinde bir şey atar gibi oldu ama öyleyken bile gabardin poturlar aklımdan tamamen çıkmadı. (Sayfa 129)

Savaş sonrasındaki başarı furyasına iyi kötü ben de kapılmıştım. O lafları siz de hatırlarsınız. Dinamizm, azim, kararlılık, cesaret. Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin. (Sayfa 146)

Gelgelelim, çağın ruhu buydu. Hadi! Ne duruyorsun! Biri düştüyse kalkmadan önce ona bir tekme de sen at. (Sayfa 146)

Biri bir kadını temizlediyse ilk şüpheli daima kocadır; bu da insanların evliliğe nasıl baktıklarıyla ilgili az çok bir fikir veriyor. (Sayfa 150)

Bazı pazar öğle sonraları  veya akşamları işten geldiğimde ayakkabılarımım hariç üstüm başım giyinik olarak yatakta uzanıp saatlerce kadınları düşünürdüm. Neden böyle olduklarını, nasıl bu hale geldiklerini, bunu kasten mi yaptıklarını. Evlenince bazı kadınların birdenbire darmadağın olmaları ne kadar dehşet verici. Sanki her şeylerini evliliğe bağlamışlar gibi, nikahı yapar yapmaz tohumlarını döken bir çiçek misali soluyorlar. (Sayfa 150)

Erkeğini nikah masasına çekmenin ürkütücü savaşını verdikten sonra kadın cinsi rahatlıyor ve bütün gençliği, güzelliği, enerjisi ve yaşam sevinci bir gecede buhar olup uçuyor. (Sayfa 151)

Bir kadınla on beş yıldır yaşıyorsanız onsuz bir hayatı düşünemez hale gelirsiniz. Dünyanızın bir parçasıdır o. (Sayfa 154)

Savaş! Yine savaşı düşünmeye başladım. Fazla kalmadı, orası kesin. Peki kim savaştan korkuyor? Bir başka deyişle, kim bombalardan ve makineli tüfeklerden korkuyor? “Sen!” diyorsunuz. Doğru, ben korkuyorum; onları görmüş olan herkes korkar. Fakat asıl önemli olan savaş değil, savaştan sonrası. İçine batacağımız dünya; nefret dünyası, slogan dünyası. Paramiliter üniformalar, dikenli teller, kauçuk coplar. Ampullerin gece gündüz yandığı gizli hücreler, sizi uykunuzda izleyen dedektifler. Geçit törenleri, üstünde devasa yüzlerin olduğu posterler ve sağır olana, ona sahiden taptıklarına inanana kadar Lider’e tezahürat yapan milyonlarca kişilik kalabalık -ama bu arada, içten içe ondan kusacak kadar nefret ediyorlar. Bunlar olacak. (Sayfa 165)

Şiirin ne olduğunu ve nasıl bir iş görmesi gerektiğini bilmiyorum. Herhalde müziğin bazı insanlarda uyandırdığına benzer duygusal bir etkisi var. (Sayfa 176)

Kapının üstünden eğilerek orada bir süre dikildim. Yalnızdım, yapayalnız. Ben tarlaya bakıyordum, tarla bana. Hissediyordum – bilmem anlar mısınız?
Hissettiğim şey bugünlerde o kadar alışılmadık ki, kulağa budalalık gibi gelecektir. Mutlu hissediyordum kendimi. Sonsuza kadar yaşamayacağımı bilsem de buna hazırdım. İsterseniz baharın ilk günü olduğu için öyle bir duyguya kapıldığımı söyleyin. Mevsimin cinsel ifrazattaki etkisi ya da ona benzer bir şey deyin. Ama mesele bundan ibaret değildi. Hayatın yaşamaya değer olduğuna beni ikna eden şey, ister inanın ister inanmayın, çuhaçiçeklerinden veya çitin üstündeki taze goncalardan çok kapının yanındaki şu ateş artığıydı. Sakin bir günde odun ateşinin nasıl olduğunu bilirsiniz. Beyaz küle dönmüş dallar hala dal biçimini korur ve külün altından canlı bir kızıllık seçilir. Kızıl korun insana daha canlı gelmesi, hayatın duygusunu canlı bir şeyden daha fazla vermesi ilginçtit. Onda bir şey var, bir tür yoğunluk, bir titreşim… tam kelimeyi bulamıyorum. Ama size canlı olduğunuzu hatırlatan bir şey. Öbür her şeyi fark etmenizi sağlayan tablodaki püf noktası gibi. (Sayfa 180)

Yapmak istediğimiz şeylerin hep yapılamayacak şeyler olduğunu düşünerek hayatımızı geçirmemiz tuhaf değil mi? (Sayfa 187)

Yoluma devam ettim Ekinler bel boyuydu. Kocaman yeşil bir halı gibi yumuşak bir eğimle tepeleri inip çıkıyor, yelin dalgalandırmasıyla kalın ve ipeksi bir görüntü veriyorlardı. Kadın gibi, diye düşündüm. İnsanın üstünde uzanası geliyor. (Sayfa 190)

Kırk beşlik biri bana şimdi şu altmış beş yaşındaki yalpa yürüyen adamın göründüğünden daha ihtiyar görünürdü. Oysa şimdi -Tanrım!- ben kırk beştim. Ve bu beni korkutmuştu. (Sayfa 210)

Şu kadınların yapmayacağı şey yok! İnsan bazen hayranlık duymadan edemiyor. (Sayfa 239)