Taşra kılıklı kayıtsız insanlardan bir araya gelmiş bu akıntıya kapılıp istem dışı sürüklenmek başta hoşuma gitse de yabancı insanların arasında dalgalanmaya, onların kesik kesik kahkahalarına, bana bakan şaşkın, yabancı ya da sırıtarak saldıran gözlerine, farkında olmadan beni ileriye doğru iten dokunuşlara, bu binlerce küçük kaynaktan yayılan ışığa ve yeri durmaksızın eşeleyen binlerce adıma bir süre sonra katlanamadım.

 

Gizemli karanlık ve beklenmedik ıssızlık bana iyi gelmişti; adımlarımı yavaşlattım, biri diğerine benzemeyen dar sokakları birer birer inceledim. Sokaklardan kimi sakindi, kimi insanı çekiyordu, ama hepsi karanlıktı ve hepsinden kısık müzik ve insan sesleri geliyordu; görünmez bir yerden, tonozların bağrından esrarengiz bir şekilde kabarıp yükseliyordu sesler, öyle ki yeraltındaki kaynağın yerini anlamak olanaksızdı. Çünkü hepsi kendi içlerine kapanmıştı ve kırmızı ya da sarı bir ışıkla göz kırpıyordu yalnızca.

Bu küçük yan sokaklar büyük kentin çukurluklarında yer bulup saklanmak zorundadır; çünkü içlerinde yüzlerce maske takmış kibar insanlar barındıran tertemiz camlı aydınlık evlerin neleri gizlediğini küstahça ve yılışıkça söyler onlar.

 

… çünkü yaşamın zirvesi de dibi de aynı biçimdedir.

 

Sokak yine sessizliğe gömülmüştü, solgun mehtabın puslu ışığında birkaç pencere belli belirsiz ışıldıyordu. Durdum ve bu sessizliği soluğumla içime çektim, tuhaf gelmişti bana, çünkü ardında sır, şehvet ve tehlikenin uğultusu vardı. Bu sessizliğin sahte olduğunu ve bu sokağın kasvet dolu pususunun ardında dünyanın kokuşmuşluğuna dair bir şeyin yanıp söndüğünü açıkça duyumsuyordum.

 

Hiçbir şeyin benim için gerçekleşmediği, ama yine de her şeyin bana dahil olduğu duygusunu taşıyordum yalnızca; ilgisiz kalsam da, çok derin ve çok gerçek şeyler tadıyor olmak müthiş mutluluk veren bir duyguydu, ruhumun en canlı kaynağını oluşturur, tanımadığım yerlerde şehvet gibi üstüme çökerdi.

 

Genel durumuna baktığımda yorgun, hiçbir şey hissetmeden alışkanlıktan yaşamayı sürdüren bir insan algılıyordum. Çekinerek ve korkarak ortaya bir soru attım. Yüzüme bakmadan kayıtsızca, dudaklarını neredeyse hiç oynatmadan, donuk bir ifadeyle yanıt verdi. İstenmediğimi hissettim.

 

Kütükteki adı Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber’di, otuz dokuz yaşındaydı, Zillertal’in küçük bir dağ köyünde evlilik dışı dünyaya gelmişti. Hizmetçi kayıt defterinin “Özel alametler” hanesine “yok” anlamında yatay bir çizgi çekilmişti; gelgelelim memurun karakteristik tasvirler yapma zorunluluğu bulunsa, başını şöyle bir kaldırması, oraya mutlaka şu notu düşmesi için yeterli olurdu: Çalışmaktan tükenmiş, iri kemikli, sıska bir dağ atına benziyor.

 

Crescenz işini bitirir bitirmez kemikli ellerini gevşekçe kavuşturur, dirseklerini yaslar, tıpkı hayvanların ahırda ayakta dikilirken yaptıkları gibi bütün duyuları uyuşmuş halde uyuklardı. Her şeyi sert, tahta gibi ve zordu. Düşünürken yorulur, yavaş kavrardı: Her yeni düşünce, zor geçiren bir elekten damla damla akarcasına zihninin derinlerine ulaşırdı, ama yeni bir şeyi sonunda içine çektiyse, bunu inatla bırakmaz sımsıkı tutardı.

 

Crescenz kimseyle gereğinden fazla konuşmazdı. Onun güldüğünü de gören olmamıştı; bu konuda da hayvanlara benzerdi, çünkü konuşma yeteneğini kaybetmekten daha korkunç bir şey vardı belki, duygunun mutlu ve özgür bir biçimde dışa vurumu olan gülmek, …

 

Acısını parçalara bölmeye başlayınca gitgide sakinleşti.

 

Yirmi bir yaşında hala lise sıralarında oturuyor olmak, üstesinden gelemediği ve ona her şeyi unutturan tek acıydı. Sürekli olarak geriye bakıp bunun nedenini eşeliyor ve her seferinde tek noktaya, o rastlantıya, yalnızca bir rastlantı sonucu sınavdan kaldığı o güne dönüyordu.

 

Sanki zihnindeki bütün düşünceleri uyuşturmak istercesine gitgide daha hızlı koşuyordu ve beyninin tamamı tek bir cümleyi mırıldanıyordu: Daha hızlı, daha hızlı…

 


 

*Bu yazıda kullanılan fotoğraf Hüdanur Demir ‘e aittir.