Ay Işığı Sokağı – Stefan Zweig

Taşra kılıklı kayıtsız insanlardan bir araya gelmiş bu akıntıya kapılıp istem dışı sürüklenmek başta hoşuma gitse de yabancı insanların arasında dalgalanmaya, onların kesik kesik kahkahalarına, bana bakan şaşkın, yabancı ya da sırıtarak saldıran gözlerine, farkında olmadan beni ileriye doğru iten dokunuşlara, bu binlerce küçük kaynaktan yayılan ışığa ve yeri durmaksızın eşeleyen binlerce adıma bir süre sonra katlanamadım.

 

Gizemli karanlık ve beklenmedik ıssızlık bana iyi gelmişti; adımlarımı yavaşlattım, biri diğerine benzemeyen dar sokakları birer birer inceledim. Sokaklardan kimi sakindi, kimi insanı çekiyordu, ama hepsi karanlıktı ve hepsinden kısık müzik ve insan sesleri geliyordu; görünmez bir yerden, tonozların bağrından esrarengiz bir şekilde kabarıp yükseliyordu sesler, öyle ki yeraltındaki kaynağın yerini anlamak olanaksızdı. Çünkü hepsi kendi içlerine kapanmıştı ve kırmızı ya da sarı bir ışıkla göz kırpıyordu yalnızca.

Continue Reading…

Korku – Stefan Zweig

Kendi bakışlarındaki güvensizliği görme korkusuyla aynaya bakmaya cesaret edemiyordu, ama üstünde başında yaşadığı tutkulu saatleri ele veren bir iz kalmış mı diye bakması gerekiyordu.

 

…oysa maceranın gerçek bedeli tehlikeye atılabilmektir.

 

Bütün alanlar doldurulmuş, Irene kendi evinin bünyesinde yabancı bir cisim gibi olmuştu.

 

İnsanlara ihtiyacı vardı, birkaç saat olsun kendinden ve korkunun o öldürücü yalnızlığından uzaklaşıp dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Continue Reading…

Mahalle Kahvesi – Sait Faik Abasıyanık

… baharda badem ağacı güzelliğiyle bakıyordu.

 

*  *  *

 

Bu çocuğu nereden tanıyorum? Bilmem… Belki de hiçbir yerden… Belki de her yerden… Sokakta böyle çocuklar yüzlerce; bir iki değil… Her gün bütün caddelerde, köprünün üstünde altında, çok defa bir sinemanın kapısında üçer beşer, Sirkeci’nin her köftecisi, her işkembecisi önünde, bu, yalnız gözleri kalmış mahlukat görülüyor. Bu çocuklar bir gün kaybolurlar. Sonra birdenbire bir kale kapısı açılmış gibi yine o güzel bildikleri, bir sinema oyunu oynuyor sandıkları, karlı çamurlu caddeye düşerler.

Continue Reading…

Semaver – Sait Faik Abasıyanık

Sonra saf, masum sordu:
-Allah hiç gülmez mi?

 

Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.

 

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.

 

Trifon toprağı sevmez, ona hürmet ederdi. Çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerde yaşıyorlardı.

Continue Reading…

Sürgün ve Krallık – Albert Camus

Olaylar ya da insanlar, beklediği gibi çıkmadığı zamanlardaki şaşkın görünüşünü de seviyordu. Özellikle, sevilmeyi seviyordu, o da hep üstüne titremişti. Kendisi için var olduğunu öyle sık duyuruyordu ki Marcel gerçekten var ediyordu onu. Hayır, yalnız değildi…

 

“Sabah usuldan usuldan, akşam ağırdan ağırdan,” dedi Marcel gülerek.

 

Konuşuyordu, ama hiçbir ses çıkmıyordu ağzından. Konuşuyordu, ama kendisi bile zor işitiyordu.

 

Aşk, kindar da olsa, böyle asık suratlı olmazdı. Ama hangisiydi ki onun yüzü? Karanlıkta, birbirlerini görmeden, el yordamıyla sevişirlerdi. Karanlıkların aşkından başka bir aşk yok mudur, gün ortasında haykıracak bir aşk? Bilmiyordu, ama Marcel’in kendisine gereksinimi olduğunu, kendisinin de bu gereksinime gereksinimi bulunduğunu biliyordu, …

Continue Reading…

Son Düzlük – İbrahim Tenekeci

Çalışma odamın penceresinden dışarıyı seyrediyorum. Karşıki yamaçta ateş yanıyor. Hemen not defterime şunu yazıyorum: “Bu ateş, sobanın içinde olsaydı dikkatimi çekmezdi. Demek ki dünya, görünmek üzerine kuruludur. Ve ancak, görünen şeyler hayret uyandırır…”

 

Görünmek, bir anlamda emeğimizin karşılığını almaktır.

 

Önemli olan, bir insanı ya da bir şeyi tanımak değil, bilmektir, diye düşünüyorum. Ve bu düşüncemden yola çıkarak, tanınan değil, bilinen biri olmak istiyorum.

 

Tanımak gözle, bilmek ise kalple ilgilidir. Göz unutur, kalp unutmaz. Bunu edebiyata uyarlarsak; bilinmek içerikle, tanınmak görüntüyle…

Continue Reading…

Fareler ve İnsanlar – John Steinbeck

Bizim gibiler, çiftlikte çalışan erkekler yeryüzündeki en yalnız erkeklerdir. Onların aileleri yoktur. Kendilerini hiçbir yere ait hissetmezler. Bir çiftliğe gelir, çalışır, biraz para kazanırlar, sonra kasabaya gidip kazandıklarını birkaç saat içinde harcarlar, bir de bakarsın ki yeniden yola düşmüşler başka bir çiftliğin kapısını çalmak için. Hayattan hiçbir beklentileri yoktur onların.

 

“Ve ihtiyacımız olan her şey kendi toprağımızda olacak,” diye bağırdı Lennie. “Tavşanlarımız da olacak. Anlatmaya devam et George! Bahçemizde neler olacağını söylesene. Kafeslerdeki tavşanları, kışın yağan yağmuru ve içimizi ısıtan sobayı, sütün üzerindeki kaymağın kalınlığını, hani o kadar kalın ki bıçakla zor kesiyoruz onu, bunları anlatsana George.”
“Peki,” dedi George. “Büyük bir sebze bahçemiz, bir kümes dolusu tavşanımız ve bir de tavuklarımız olacak tabii. Kışın yağmur yağdığında boş ver işi gücü deyip sobanın içini iyice doldurup kibriti çakacağız, sonra da sobanın yanına oturup sıcacık evimizde çatıya damlayan yağmuru dinleyeceğiz.

Continue Reading…

Mürebbiye – Stefan Zweigh

Ben aşık olmanın güzel bir şey olduğunu düşünmüştüm hep.

 

Mazeretler, mazeretler! Ahlaken zayıf olanların her zaman bir mazareti vardır zaten.

 

Daha önce hiç böyle bir ağlama duymadılar. Bu şekilde ağlayan birinin haksız olamayacağını kaygıyla seziyorlar.

 

Artık her şeyi biliyorlar. Kendilerine yalan söylendiğini, bütün insanların kötü olduğunu ve alçaklık edebileceğini biliyorlar.

Continue Reading…

Olağanüstü Bir Gece – Stefan Zweigh

Ve şimdi, on dakika önce kalemi elime aldığımda bilincine varmamış olduğum şeyi de aniden kavrıyorum: Bu olayı kağıda geçirmemin tek nedeni, onu bir kez daha nesnel olarak saptanmış biçimde karşımda görmek, bir kez daha tüm duyularımla tadını çıkarmak ve aynı zamanda zihinsel olarak içselleştirmek
 
Fakat bir kez daha hissediyorum ki, bir ara vermeliyim, çünkü tek bir sözcüğün bile ne kadar çok anlama gelebileceğini, nasıl zıt yönlere çekilebileceğini fark edince korkuyorum
 
Yaptığı açıklama bana acı vermemişti, ona gücenmemiştim, hele kendime veya ona şiddet uygulamayı bir an olsun aklımdan geçirmemiştim; içimdeki bu duygusal soğuma o kadar tuhaftı ki, beni korkutmamıştı bile
 

Continue Reading…

Havaalanı Balıkları – Angelika Overath

Tobias camdaki bu bakışla oynamayı seviyordu; zira hem kendini görüyordu (ama sadece birazcık, sadece solgun bir karaltı halinde) hem de başka birini gördüğünü düşünebiliyordu. Başka bir adamı, kendinden daha ilginç bir yabancıyı, belki pardösülü, şapkalı bir yolcuyu, tanışmaktan memnunluk duyacağım birini. (Sayfa 8)

… hayatına nasıl yön vereceğini bilmezken, kız lastik çizmeleriyle orada öylece oturuyor. Bir kanıt gibi. O sırada kız gülüyor muydu yoksa sadece bacaklarını mı sallıyordu, orasını hatırlamıyordu Tobias. Ama kız öylece oturup ona baktığında (onu görmediğini biliyordu tabii), hayatın gidişatı belli olmuştu. İyi yönde. Hayatın devam edeceği aniden belli olmuştu. Nedensiz yere. Ya kızın orada oturup bacaklarını sallaması gibi sağlam bir nedenle. (Sayfa 9)

Bu baba kesinlikle uyuyakalmayacaktı ama çocuğun verdiği bu anı kendini ayırmıştı. (Sayfa 10)

Tobias Winter teklifi hemen kabul etmişti. Tesadüflere inanmıyordu. (Sayfa 11)

Continue Reading…

Older Posts »